Kültür-Sanat

‘Edebiyat güçlükten doğar’

'Edebiyat güçlükten doğar'

Şüphesiz yılın en çarpıcı, en etkileyici anlatılarından biri “Sus Barbatus”. Yayımlandıktan kısa süre sonra Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan roman 1979 kışında Doğu Anadolu’da geçiyor ve hem zorlu kış şartlarının, hem acımasız doğanın hem de baskıcı, kısıtlayıcı bir devlet varlığının kıskacındaki bireyleri anlatıyor. Edebiyatımızın usta kalemlerinden, Duman ile hem romanı hem de yazaarlık serüvenini konuştuk.

Son romanınız “Sus Barbatus” bu yıl Orhan Kemal Roman Armağanı’nı aldı ve siz ödülü alırken yaptığınız konuşmada Orhan Kemal ödülünün özellikle çok mutluluk verdiğini söylediniz. Bunun özel bir sebebi var mı?

Bizim edebiyatımızın çok özel yazarlarından birisi Orhan Kemal ama tabi bir ödül size verildiği zaman o yazarın edebiyat anlayışına uygun yazdığınız için verilmiyor. Yani jüri sürekli değişir, sürekli edebiyat anlayışları değişir. Orhan Kemal’in benim için özel tarafı ödülden dolayı değil. Özel tarafı şu; bizim ailede Orhan Kemal aileden biri gibiydi çünkü ağabeyim çok seviyordu. 12 Eylül olmuş, onlar işte evdeki kitapları yakmışlar veya gömmüşler ama bazı Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Fakir Baykurt kitaplarını da gazete kağıtlarına kapatıp Kars’tan Ankara’ya göçerken getirebilmişler. Ama ağabeyim çok seviyordu, dolayısıyla ben Orhan Kemal’den çok çektim yani. Abim çok sevdiği için biz onu okumak zorundaydık yani, anlatabildim mi? Bizim ailede böyle yemek yenirken filan Orhan Kemal gibi konuşulurdu; Adanalılar gibi, onların ağzıyla konuşurduk mesela. Ama şu var yani halkı tasvir etmesi halkı anlatması ondan sonra edebiyata yaklaşması sadeliği ajitasyondan uzak duruşu ve yakaladığı yani insan ilişkilerinde ki ayrıntılar beni çok etkilemiş ve eğitmiştir yani. Dolayısıyla benim o ödülde işte ‘Orhan Kemal’in benim içim özel bir yeri var’ dememin nedeni bu aslında. Biraz yaşamla da ilgili bir şey. Bizim ailedeki yeriyle de ilgili bir şey.

“Sus Batbatus” ilk bakışta hacimli bir roman, 500 sayfa civarında ama kurgusu sayesinde biraz da, çok hızla okunan bir kitap. Hiç endişe ttiniz mi bu kadar kalın bir romanı okuyacak mı insanlar gibisinden?

Yani şimdi ben çok öteden beri yani yazıya başladığım zamanlardan beri benim böyle klasik Tolstoy , Dostoyevski bir gün öyle bir şey yazma hedefim vardı. Ama bunun için yani kalın 600 sayfa bir kitabı insanlara okutabilmek için bir takım tuzaklar kurmam gerektiğini düşünüyordum. Belirli bir ritmi olması gerekir, belli bir okunurluğu olması gerekir. Karakter sayısı, bilmem nesi… yani ben yazarken bu romanın bölümlerini, sözcüklerini saydım tek tek. hatta bir arkadaşımız bana ‘ben sizin romanınızı aldım beni çok zorladı sizin anlatımınız, çok yoruldum’ dedi. Dedim ki bitirdiniz mi? Evet, elimden bırakamadım. (gülüyor) Gördünüz mü dedim, çünkü ben size bir takım tuzaklar kurdum. Yazarın temelde bir edebiyat hikayesi vardır, onu anlatmak ister. Bir toplumsal sorunu vardır onu anlatmak ister. Ama bir de kişisel sorunu vardır, yazdığını sonuna kadar okutmak ister. Bunun için de o tuzak dediğim bir takım biçimsel özellikler, bir takım yapısal özelliklerle uğraşması gerekir. Dolayısıyla endişeden ziyade benim için romanın kalınlığı bir tür oyun olmuştur yani yazdığım sıralarda.

Edebiyatınızda doğa hep kendini hissettiriyor. Nedir doğayla ilişkiniz, bir yazar olarak neden bu kadar önemli sizin için?

Benim çocukluğumda özellikle bizim yaşadığımız ortam ağaçlar, hayvanlar, doğa benim çok etkilendiğim, etkisi altında kaldığım bir şeydi. Ama tabii ailede de, özellikle Kars, Ardahan oralardan gelen bir anlatma ve doğadan bahsetme geleneği vardır. Yani işte köye aşıklar gelir, bir takım hikâyeler anlatırlar ama o sırada yol kapanmıştır. Çok uzun süren kış günleri, yolların kapanması filan… Dolayısıyla hem özellikle kadınlar, anne, işte anneanne, babaanne filan ve biraz da dedeler, bunlar çok güzel hikaye anlatırlardı. Bunların içine de her zaman halk hikayeleri girerdi; Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin gibi. Ama aynı zamanda da hayvanlarla ve doğayla çok iç içe oldukları için onlarla ilgili benzetmeler de çok girerdi. Kendi kendine isim verirdi; mesela kalem kuşu diyordu, ben bugün kullanıyorum kalem kuşunu ama kendisi isim vermiş, kuşun adı, o değil belki de. Bir de mahsur kalmak meselesi var tabii… Yaşar Kemal’de de çok vardır o, yani bir güçlük varsa, bir mahsur kalma ya da çaresiz kalma durumu varsa bu efsaneye dönüşüyor. Ya da bir yerin yatır olması, bir yerin dilek ağacı olması, bir yerin evliya olması, hep insanın çaresizliğinden ve sıkışmışlığından doğan bir şey. Dolayısıyla benim için edebiyat daha doğrusu hikâye hep o demek oldu. Benim için edebiyat şöyle bir şey; eğer bu mecara tutkusunu, yani bir yerde sıkışma, bir yerden kaçma veya bir yerden kurtulma gibi yaşayabiliyorsam, eğer o heyecanı yazarak yaşayabiliyorsam ancak yazabiliyorum. Bu demek değil ki bu olmalı ama benim için böyle. Yani hep doğayla ve zorlu koşullarla uğraşma meselesi… Anlattığım şeyler de onunla ilgili.

Romandaki karakterler senin yakından tanıdığın kimseler mi? Öğretmen olsun, jandarmalar olsun, hep orada yaşamış kişilerden damıtılmış gibi duruyor.

Ben Artvin’e çok gittim geldim orada eşmin köyü de var. Ben yıllarca onların anlattığı o dönemle ilgili olaylara inanamadım. Şöyle yani; çocuklar arandıkları için saklanıyorlar ama asker her öğlen köye geliyor ve köylüler için bir içtima yapılıyor. Toplanıyorsun orada, isim sayılıyor ve çocukların yerini soruyorlar. Gençler zaten saklanıyor ormanda zaten arandıkları için. Bu arada silahları yok, saklanıyorlar sadece. Asker de gelip soruyor neredeler diye, onlar da söylemiyorlar. Yani ayaklarından ağaca asılan köylüler var… Sonra mesela şöyle bir şey olmuş; işte yakalanıyor ve bu orta çağ filmlerinde olur ya, böyle bir at arabası, bir kafes, mahkum yakalanmış içine konmuş teşhir ediliyor; bunu yapmışlar mesela. Yani işte demişler ki bütün köyde gezerken ben vatan hainiyim diye bağıracaksın. Diyor ki, çocuk bağırıyordu ben vatan hainiyim diye, çocuğa kızıyorduk diyor, bunu söyleme, öl ama söyleme bunu… Çok uzun yıllar ben bunları dinledim ve bir şey de yapmak istiyordum bunları yazmak istiyordum. Dolayısıyla özellikle bu ödülü aldığım zaman onlara armağan ettim.

’12 Eylül’e kadar sürecek’

“Sus Barbatus” tam da 1979 kışında geçiyor ve yanılmıyorsam devamı da gelecek değil mi?

Benim aslında planım bir tür destansı, büyük bir roman yazmaktı; çok karakterli ve çok uzun bir sürede geçen, bir çok parçalı… Yani şimdi bu kitabın içerisinde “Sefiller” ile ilgili bir deneme de var, Yakup Kadri’nin “Yaban” kitabıyla ilgili görüşler de var, devrimci gençlerin, aydınların ve öğretmenlerin tartışmaları da var. Ama aynı zamanda oradaki Kenan ile Zeynep gibi köylülerin hikayeleri de var, hayvan hikayeleri de var. Ve ben böyle çok parçalı, bir tür “Savaş ve Barış” gibi “İnce Memed” gibi destansı bir şey yazmak istiyordum. Ve şöyle kurguladım, yani 12 Eylül’e kadar 3 mevsim var, kış, bahar ve yaz. Bunu 3 cilde ayırmak istedim. Bir de bu romana sokamayacağım bir takım başka hikayeler, öykü olması gereken anlatılar var. Onları ayrı bir şekilde yazdım. Onları da yıl sonunda yayımlayacam. 2 ve 3’ü de gücüm yeterse tamamlayacağım.

Konuşur gibi yazmak…

Tarzınızın çok özel, size özgü bir yanı var. Tümceleriniz alışılageldik yazım kurallarına uymuyor ve okurken sanki caz müziğini dinlerken hissettiğimize benzer bir duyguya kapılıyoruz. Yarısında kesilip, bir sonraki tümcede devam ediyor örneğin anlatı… Bu tarzın nasıl bir oluşum hikâyesi var sizin edebiyat seriveninizde?

Evet, geçenlerde bana bir arkadaşımız twitter’dan sordu hatta, altını da çizmiş, ‘hocam kitabınızda çok fazla bozuk cümle var, bunlar basım hatası mı bilerek mi yaptınız?’ diye. Şimdi aslında bizim o anlattığım büyüklerden dinlediğimiz yani sözlü edebiyata baktığınız zaman sese dikkat etmeniz gerekir. Nasıl konuşuyoruz? İşte mesela ben şimdi konuşuyorum, farkındasınızdır kesik kesik, dura dura konuşuyorum. Dolayısıyla konuşma dilimizde böyle bir ritim var. Yani konuşurken bir cümleyi baştan sona kesintisiz söylemiyoruz ki. Hele uzun bir cümleyse, nefes almamız gerekiyor. Ben onu yazınsal biçime dönüştürmeye çalıştım. Konuştuğumuz ve kestiğimiz noktaları yazıya nasıl aktarırım? Dolayısıyla o biçimsel tarz o arayıştan geliyor biraz.

Erdal Öz ve küçük İskender’e dair

Can Yayınları’nda uzun yıllar editörlük de yaptınız. Erdal Öz ile çalışmak nasıldı?

Erdal ağabeyi ben çok severdim, gerçekten müthiş bir insandı. Böyle insanlar çok az geliyor, en azından benim algıladığım çevre içerisinde. Yeni kaybettiğimiz küçük İskender de bana göre bir mucizeydi gerçekten. Çok farklı çok özgün çok yetenekli ve büyük bir şairdi. Erdal Bey de öyleydi. Ben Ankara’da çok uzun yıllar öykü günlerinde bir gün oraya gitmiştim. Önümde oturuyorlar Fethi Naci ve Erdal Öz. Bir konuşmacı da öykünün kurallarıyla ilgili konuşma yapıyor, çok güzel bir konuşma… Akademisyen öykü nasıl yazılır onu anlatıyor. Sonra Erdal Ağabey eğildi Naci’ye ‘ben bu kadar şey bilsem hayatta öykü yazamam’ dedi. İşte o gün tanıştığımız gün. Tanıştık ondan sonra, ben o sırada Can Yayınları’na başvurmuş bulunuyordum. Sonra haber geldi, kabul ettiler, orada çalışmaya başladım. Çok keyifliydi Erdal Bey. Belki de benim iş hayatımda geçirdiğim en güzel 3 yıldı bu, onun vefatına kadar olan

Kısa zaman öncesine kadar çıkardığınız Öykü Gazetesi’ne de değinelim. Öncelikle neden dergi değil de gazete?

Şimdi bunun birkaç nedeni var. Öykü Gazetesi’nde biz nasıl daha çok öykü yayınlarız diye formül aradık aslında. Çünkü daha önce biz klasik öykü eleştirileri,söyleşi, öykü tanıtımları olan bir öykü dergisi de çıkardık, Sarnıç diye. Şimdi orada dışarıdan çok fazla öykü geldiğini gördük. Yani insanlar çok öykü yazıyorlar ama siz öyle bir dergi çıkarttığınız zaman en fazla 10 öykü koyabiliyorsunuz içine. Ve baskı maliyetleri çok. Dolayısıyla biz bir formül aradık. Yani en az sayfaya en çok kaç öykü koyabiliriz? Dolayısıyla gazete fikrini geliştirdik. Sarnıç mesela 90 sayfaydı, 10 öykü sığıyordu, söyleşiler hariç filan, ama öykü gazetesi 16 sayfaydı 20 öykü, 25 öykü koyuyorduk onun içine. Bir de benim tabii eski klasik dergilere çok hevesim var. Erdal Öz’ün yazılarıyla ilgili araştırmalar yaparken A Dergisi ,Yeditepe Dergisi gibi dergileri, sonra Ankara’da çıkan Pazar Postası gibi dergileri çok karıştırdım ben. Aslında Öykü Gazetesi’nin şekil olarak uyguladığı şey onlar, Pazar Postası, A dergisi, Yeditepe Dergisi.

Leave your vote

Etiketler
Daha Fazla Göster

Yorumun nedir ?

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Giriş Yap

Şifreni mi Unuttun ?

Henüz bir hesabınız yok mu ? Kayıt Ol

Şifreni mi Unuttun ?

Enter your account data and we will send you a link to reset your password.

Your password reset link appears to be invalid or expired.

Giriş Yap

Privacy Policy

Add to Collection

No Collections

Here you'll find all collections you've created before.