Kültür-Sanat

Sanat tabulaştırılmamalı

Sinem sizin için okusun
Harun sizin için okusun

Sanat tabulaştırılmamalı

Bir Vehbi Koç Vakfı (VKV) kuruluşu olan Arter geçen ay kapılarını açtı ve İstanbul ’un kültür sanat hayatına yepyeni bir hareketlilik getirdi. Dolapdere ’deki devasa müze şu sıralar 7 sergiye birden ev sahipliği yapıyor. Daha önce İKSV ’nin de Genel Müdürlüğü üstlenmiş Melih Fereli ’nin liderliğinde bir ekip tarafından kürasyonu yapılan Arter son yıllarda büyük bir atılıma kalkan Koç Ailesi ’nin 2019 ’a vurduğu bir damga bir yerde de. Fereli ile Arter ’deki ofisinde bir araya geldik ve Arter ’i enine boyuna masaya yatırdık.

– Arter ’in bu yeni binası ne zaman şekillenmeye başladı sizin için ve nasıl bir süreç oldu bugüne kadar?

2013’te açtığımız davetli yarışmaya görüştüğümüz dünyaca ünlü yedi kurumdan üçü yabancı biri Türk 4 mimarlık firması katıldı. 2014’te yarışma sonuçlandı ve İngiltere ’den Grimshaw Architects ’in konsept projesinin seçilmesinin ardından proje çalışmaları başladı. Aslında daha önce Dolapdere ’de bugünkü yapının yerinde daha önce yer alan ve bir Koç şirketi olan Temel Ticaret ’e ait, Ford servisi olarak çalışan binanın kapalı alanı çok büyüktü, 15bin- 16bin m2 ‘ye varan bir bina vardı burada, hatta askerlik arkadaşım Vehbi Koç Vakfı mimarı rahmetli Fahrettin Ayanlar ’ın önerisiyle o binayı dönüştürebilir miyiz diye çok düşündük; zira çünkü sanayi binalarına kültürel işlev yüklemek pek revaçtaydı. Ama yaptığımız çalışmalar gösterdi ki, o binayı özellikle depreme karşı güçlendirebilmek ve bir de istediğimiz mekanları yaratabilecek şekilde işlevlendirebilmek çok pahalı olacaktı. O eski yapıyı yıkıp yerine hem signé (imzalı) bir yapı inşa etmek, hem de uzun yıllar hizmet edebilecek bir anlayışın yolunu açmak daha doğru olacak diye düşündük. Binayı yıktık, ama bu defa o Grimshaw ’un ilk aşamada tasarladığı daha yayvan ve toprak altına daha az inen ve galerilerle etkinlik alanlarına ek olarak daha geniş öğrenme alanı, belki 5-6 tane sanatçı stüdyosuyla barınma alanlarını, ayrıca bir otoparkı da öngören bir plan rafa kalktı.

BİNAYI YIKTIK, PROJEYİ DEĞİŞTİRDİK

– Neden?

Buradaki binanın yıkılmasını takiben onun izini projemizin sınırı olarak kabul edemeyeceğimiz ortaya çıktı; bu defa arsa tescili yapmamız gerektiği ve “yeni bir arsa” söz konusu olduğundan ötürü de projenin yeni imar planı çerçevesinde tadil edilmesi gerektiği belediye tarafından bizlere bildirildi. Bu çerçevede arsanın dış çeperinden içeriye doğru şu kadar metre içeriye girmemiz ve aynı zamanda da binanın kuzey tarafında mahalleye bakan bölümden 700m2 ‘lik bir alanın tarafımızdan belediyeye terk edilmesi talep edildi.

– Neden verecekmişsiniz?

Belediyennin açıklaması “oraya biz yeşil alan işareti koymuşuz, orasını yeşil alan olarak değerlendireceğiz, mahallelimiz açısından..” şeklindeydi. Çok ulvi bir şey olduğunda hemfikirdik; ama bunun bizim yapımız açısından ne anlama geleceğini düşünmek gereğine işaret ettik. Kendi tabanımızdan yaklaşık 1200 m2 alan kaybettik; yeni binamızı aşağı yukarı 1500 m2’lik bir taban üzerinde tasarlamak zorunluluğu hasıl olunca, projeyi bu defa, iki tarafından tutup aşağı ve yukarı çekmek zorunda kaldık ve 14 kat yükseklikteki bu yapının tasarlanması gerekti. 7 kat derinlik aklımızdan bile geçmiyordu; hal böyle olunca maliyetlerimiz arttığı gibi, birçok şeyden vazgeçmek zorunda kaldık. Otoparkı kaybettik mesela; sadece 17 araçlık küçük bir otoparkımız var… *Belki ancak kadro için.. Kadroyu da bıraktım, belki Koç Ailesi ve bazı çok önemli misafirlerimiz geldikleri zaman kullanabiliriz. Öğrenme alanlarımızı daralttık, sanatçı atölyesini ve misafir sanatçı programlarımız için düşündüğümüz yerleri kaybettik. 1 galerimizi ve 2 performans salonumuzu toprak altına almaya mecbur kaldık.

[Haber görseli]-Depo?

Depolarımız duruyor, 4,5,6,7 diye gidiyor. Depolarımız, konservasyon alanlarımız burada, perküsyon odamız da burada. Elektrik, mekanik ve çerçeveleme gibi bir takım atölyelerimiz ve çok şık bir fotoğraf atölyemiz var. Tiyatro salonumuz ve oditoryumumuzu koruyabildik. Benim için özellikle çok önemliydi bunlar; çünkü ben bir müzeci olmadığım gibi, sanat tarihçi bir küratör de değilim; ses ve müzik odaklı sergileri ekibimin yardımıyla ben yapıyorum. Çocuklar kendilerini bana göre birazcık daha az deneyimli hissediyorlar belki bu konuda. Ben her şeyle, sanatın her disipliniyle müzik üzerinden ilişki kurma dürtüsü ile yetiştim ve o dürtü sayesinde bu binayı, odağına her ne kadar çok önemli bir koleksiyonu ve plastik sanatları alıyorsa da, müzik üzerinden diğer sanat disiplinleriyle çağdaş anlamda ilişkiler kurabilen bir alt yapıya sahip bir mekanlar silsilesi olarak hayal ettim.

ARTER İSTANBULLU, ŞEFFAF, DAVETKAR

– Sonuçtan memnun olduğunuzu anlıyorum…

Çok güzel bir binamız var. Çok şeffaf, son derece davetkar. Mahalleyle de galerilerin yakın bir ilişkisi var. Asla İstanbul’da olduğunuzu unutmayacağınız bir bina. Bu binaya girince bu Türkiye’ye ait değil diyorsunuz belki, ama etrafınızaa bakıyorsunuz ki İstanbul’dasınız ve öyle alanlar yarattı ki mimarlarımız, her galerimizden diğer galerilerdeki eserleri başka perspektiflerden görebileceğimiz yarıklar, pencereler, teraslar yaptılar. Bu iç içelik hem insandaki olabilecek yalnızlık duygusunu ortadan kaldırıyor, hem de ben buraya ait değilim diyemiyorsunuz çünkü çok kucaklayıcı bir yer. Son derece ferah.. Binamıza girerken ücret ödenmiyor. Ancak bazı belli galerilere girerken ücret ödenmesi gerekiyor. Çağdaş sanatı hiç bilmeyen bir kişi bu binaya girdiğinde 2 galerimizdeki sergileri tamamen ücretsiz görebilecek. Hiç fikri olmayan bir insan çağdaş sanatla ilgili bir ilk izlenim edinecek, kitabevimize giderek sanat kitaplarının sayfalarında dolaşacak, kütüphaneye gidecek, bahçede belki sigarasını içecek. “Bistro by Divan”da belki bir çay içecek, dinlenme odalarımızda oturacak, ücretsiz wi-fi’ya takılacak.. Sonra da belki diyecek ki ben burada daha çok vakit geçireceğim. O zaman da sembolik fiyatla bir bilet alacak ve sergilerimize girecek.

[Haber görseli]

“Tüm ekip olarak istiyoruz ki toplumun her bireyinin sanata erişim hakkını bir şekilde sağlayalım; toplumun tüm kesimlerini sanatın tüm disiplinlerinin o zenginliği ile buluşturmanın yollarını arayalım. Sanat tabulaştırılıp da erişilmez bir algı olmaktan çıksın; sanat dünyanın kendi içinde, hayatımızın içinde, yaratıcılık hepimizin kendi içinde var zaten!”

ÜLKEMİZİN AYIBI!

– Tam da ona gelecektim… Koç ailesinin koleksiyonu önemli bir yer tutuyor gördüğüm kadarıyla ama Arter’in sonraki sergilerinde bu ne kadarlık bir yer işgal edecek müze içinde? Ne kadarı da yeni sergiler, yeni üretimler olacak, bir projeksiyonunuz var mı bununla ilgili?

Arter kurulurken Ömer beyle mutabakatımız şu oldu, biz mutlaka sanatsal üretimi özendiren bir kuruluş olmalıyız. Müzikte ve tiyatroda da yeni üretimlerin özendirilmesi sorunu hep vardı, hatta müzikte bu daha çok var: o ilk beşler dediğimiz besteci büyüklerimizin eserlerinin bir kısmının, özellikle Cemal Reşit Rey’in hala ilk seslendirilişi yapılmamış olanları var. Bu durumu ülkemizin önemli bir ayıbı olarak görüyorum; böyle bir ayıp hangi toplumda olabilir ki?.. Biz bu sanatsal üretime sahip çıkamıyoruz, o zaman üretim de olmuyor, daha yazılmış olanları seslendirememişseniz eğer nasıl yeni üretime fırsat bulacaksınız. Bu defa sanatçılarımız yeni eser üretmeye odaklanamıyorlar, bunu özendirecek bir değişim mutlaka gerekiyor. Bu öncelikte mutabık kaldıktan sonra o konseptin ana unsurları olan koleksiyon oluşturma ve sergiler etrafında yapacağımız ilave etkinlikler ,yayınlar, müzik, dans, tiyatro, film vs bunlar dünyaya daha renkli bir perspektiften bakabilmemiz için, hepimizi gıdıklayabilecek unsurlarla karşı karşıya kalabilmemizi sağlayacak bir mecra yaratmamızı sağladı. Koleksiyon 2007’de başlattığımız biçimde ele alındı; bilahare sonra Rene Block’u davet ettim ve birlikte sanat tarihsel, post-dadaist bir döneme bakmaya başladık, çünkü amacımız sadece yerel bir koleksiyon kurmak değildi, uluslararası bir koleksiyon kurmak ve 1960 ’lardan bu yana Türkiye ’deki çağdaş sanat üretimiyle onların arasındaki ilişkiyi aslında incelemek ve göstermek istiyorduk. Pek çok kişi şunun farkında olmayabilir: özellikle 60 ’lı yıllardan itibaren Türkiye ’deki çağdaş sanat üretimi Türkiye’deki hakim sanat anlayışına çok ters düşmüştü; çünkü daha çok modernist bir anlayışın hakim olduğu bir toplumda enstelasyonları, kolajları ve aykırı duruşlarıyla Altan Gürman, Sarkis, Füsun Onur gibi öncü sanatçılarımız akademi tarafından bile dışlanmış, çok yabancılaştırılmışlar. Ama ne kadar da güçlü bir sanatsal diskurları varmış; dış dünyadaki üretimden hiç aşağı kalmayan zamanlarının çok ötesinde bir duruşları olduğunu şimdi açılış sergilerimizde gösteriyoruz.

[Haber görseli]– Toplam 7 sergi var şu anda…

Başküratörümüz Emre Baykal ’ın öncülüğünde Arter ’in pek yetenekli küratörleri Selen Ansen, Başak Doğa Temür ve Eda Berkmen ’in titiz çalışmaları sonucu hazırlanan 7 açılış sergimizin 4 ’ü koleksiyondan.. Bu 4 serginin 2 tanesi karma grup sergisi, 2 tanesi ise solo sergiler, ki bunların biri koleksiyonumuzda yer alan ve tek başlarına bir galerimizin tümünü talep edebilecek cesamette olanların arasından seçilen tek işlik bir sergi: Rosa Barba ’nın “Gizli Konferans” adlı işi. Diğer solo sergimizde ise neredeyse tüm eserleri koleksiyonumuzda olan Altan Gürman ’ın eserleri yer alıyor… Ayşe Erkmen ’ki (“Beyazımtırak”) geçici bir sergi, Celeste Boursier-Mougenot ’nunki (“offroad, v.2”) de öyle; İnci Furni’nin sergisi de daha önce değindiğim “yeni prodüksiyonları özendirme” anlayışımızın bir işareti olarak, kariyerinin ortalarında bulunan ve güçlü bir sıçrama yapabileceğine inandığımız bir sanatçımızın yeni eserlerinden oluşuyor. Aslında sergilerimizde sanata bakış felsefemizin her katmanından bir takım örnekler var… Bu ileride nasıl gelişecek derseniz, yılda aşağı yukarı 10-12 sergi yapacağız; bu iddialı bir hedef. Bunu nasıl başaracağımızı şöyle izah edebilirim: sabit bir galeride bir yıl veya daha da uzun süreli koleksiyon sergileri yapmayacak olmamızın yanı sıra, hem koleksiyonumuzdan hem de dışından tematik sergiler düzenleyerek Arter ’i daha önceden tanıyan kitlelerin alıştığı üzere 4-5 ay süreli yenilikçi sergilerimizin sayısını hedeflediğimiz şekilde artırabildiğimiz bir süreci devam ettireceğimizin işaretlerini vereceğiz.

İNSANLIĞIN ORTAK MİRASI….

– Tüm bunlar ışığında sunu sormak isterim: Koç Ailesi ya da Koç Vakfı bu atılımlarla neyi hedefliyor, en basit tabiriyle, Türkiye ’de sanatın lokomotif kurumu olmayı mı?

Yeni hayata başlayan bir kurumun yıllar içerisinde ne tarafa evrileceği onu yöneten ekibin vizyonuyla alakalı bir şey. Ben o vizyona ters çıkmama düşüncesiyle hareket etme sorumluluğunu hissettim. İşin en başına dönecek olursak aslında bu açılış sergilerimiz ve açılış programımız bizim tesir iddiamızın hangi alanlarda olabileceğine ilişkin ciddi ipuçları veriyor. Yani biz özellikle Türk çağdaş sanatının ve geniş komşu coğrafyadaki sanatsal üretimin, başka topraklardaki üretimlerde karşılaştırabileceği bir biçimde ülkemizin sanatsal belleğinin güçlendirmesine talibiz önce. Koç ailesi biliyorsunuz önce Sadberk Hanım Müzesi ’ni sonra da Rahmi Koç Müzesi ’ni kurdu; bu kurumlar ülkeye kendi kulvarlarında çok büyük hizmetler yapmaya devam ediyorlar. Şimdilerde biz Sadberk Hanım Müzesi ’ni eski tersaneler bölgesine taşıma çalışmaları içindeyken, bundan sonraki 50 yıla bakan, İngilizlerin ünlü Victoria & Albert Müzesi veya British Museum gibi veya Almanya ’daki Bode Museum gibi ünlü büyük müzeler ölçeğinde iş yapabilecek, Anadolu topraklarındaki kültür katmanlarının yarattığı zenginliğin mirasçısı ve korumacısı olduğu kadar, bunun esasında ortak insanlık mirasımız olarak ele alınması gereğine işaret eden bir yaklaşımı benimseyeceğiz. [Haber görseli]Bu güçlü bir söylem, ileriye bakan bir söylem, ki Koç ailesi hep böyle bakmıştır. Biz ilk stratejik planımızı kurgulamadan önce Ömer Koç ve Vehbi Koç Vakfı genel müdürü Erdal Yıldırım ’la yaptığım ilk görüşmelerde bana Koç Topluluğu ’nun yüksek düzeyde yatırımlarına rağmen kültür sanat alanında gerektiği kadar kuvvetli bir aktör gibi görünmüyor olduğuna vurgu yapmıştık. “Bize dışardan bakar mısın? Senin bunca yıllık tecrüben var, yurtdışı yurtiçi, bize bir eleştirel yaklaşımda bulunup bir vizyon belgesi hazırlar mısın? Biz ne tarafa evrilmeliyiz? ’’ şeklinde sorularla tartışmalarımız ilerledi. Beni çok heyecanlandıran ve motive eden bir sürecin başlangıcıydı bu; sonuçta Ömer Bey ’in patronajı ve Erdal Yıldırım ’ın hayatımı çok kolaylaştıran desteği olmasaydı aslında Arter belki de bugünkü karakterinden daha farklı bir biçimde şekillenebilirdi. Belki de sadece Sadberk Hanım üzerinden gidilmesi yönünde bir tercih söz konusu olurdu, bilemiyorum… Ama güzellik nedir biliyor musunuz, bu görüşmelerin akabinde Koç Ailesi ’nin çağdaş sanatın esasında dünya ölçeğinde ne kadar büyük önem kazanan bir kulvar olduğuna ikna olmaları, ve Sadberk Hanım ’la birlikte ele alındığında bu bütünsel çizginin insanlık tarihinin ortak mirası açısından ne kadar önemli bir hikaye anlattığına inanmaları oldu. Onun için Arter, bu bütünsel bakışın içerisinde belli bir alana, yani çağdaş sanata, özellikle plastik sanatlar üzerinden çağdaş sanatın tüm disiplinlerine ilişkin güzel örnekleri, hayatımızın olmazsa olmaz parçaları gibi gösterebilecek bir alana odaklanmayı kendine şiar ediniyor. Tüm ekip olarak istiyoruz ki toplumun her bireyinin sanata erişim hakkını bir şekilde sağlayalım; toplumun tüm kesimlerini sanatın tüm disiplinlerinin o zenginliği ile buluşturmanın yollarını arayalım. Sanat tabulaştırılıp da erişilmez bir algı olmaktan çıksın; sanat dünyanın kendi içinde, hayatımızın içinde, yaratıcılık hepimizin kendi içinde var zaten! Bunu keşfetmeye yönelik yolları belli bir davetkarlıkla, insanlara ‘ben çok bilmezsem sanattan anlamam ’ kaygısından uzak bir algıyı vererek, bir şekilde insanların sanatın her katmanıyla buluşabilmesini sağlamak bizim hedefimiz olmalı ve binamız da esasında bu amaca hizmet etmelidir dedik.

[Haber görseli]

Fereli, “Yani biz özellikle Türk çağdaş sanatının ve geniş komşu coğrafyadaki sanatsal üretimin, başka topraklardaki üretimlerde karşılaştırabileceği bir biçimde ülkemizin sanatsal belleğinin güçlendirmesine talibiz önce” diyor.

BİENAL OLMAZSA OLMAZ

– Arter olsun, Sadberk Hanım Müzesi ’nin aşınıp büyütülmesi olsun, çok büyük maliyetler gerektiren projeler. Tüm bunların yanında Koç yine de sponsorluklara devam edecek mi?

Elbette. Tüpraş Arter ’in kurumsal sponsoru; 2019 sonuna kadar sergilerimize girişlerin herkes için ücretsiz olmasının yanı sıra, 24 yaş ve altındaki ziyaretçilerimizin sergilerimiz için hiçbir zaman ücret ödemeyecek oluşunu Tüpraş ’a borçluyuz. Topluluk şirketlerimizden Otosan ve Otokar sayesinde ise Arter ’e ulaşımı kolaylaştıran bir “shuttle” hizmetimizi de ziyaretçilerimize sunabiliyoruz. Ayrıca bildiğiniz üzere İstanbul Tiyatro Festivalinin ana sponsorları da Tüpraş-Aygaz-Opet , onu sürdürme niyetimiz devam ediyor. Koç Holding ise İstanbul Bienali ’nin 2007 ’den beri ana sponsoru; umarım ilelebet sürdürebiliriz. Geçmişteki genel müdürlük görevimi hatırlayacak olursak, İKSV ve Arter ’i iki kardeş kurum olarak nitelendiriyorum… Koç sadece İKSV ’ye değil zaman zaman diğer sanat kurumlarına da destek olmayı ileride düşünebilir; ama üzerimizde bu kadar maddi yük varken (Arter bitti ama Sadberk Hanım bu yapının iki misli büyüklükte olacağına göre daha da büyük maliyetler getirecek), belli öncelikler içerisinde hareket etmek zorundayız. Yani özetle, bizim için Bienal olmazsa olmaz; Tiyatro Festivali de bence olmazsa olmazlar arasında… Son karar elbette Ömer Bey ’in, ama bana bırakılsa desteği devam ettiririm tabii ki.

Leave your vote

Etiketler
Daha Fazla Göster

Yorumun nedir ?

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Giriş Yap

Şifreni mi Unuttun ?

Şifreni mi Unuttun ?

Enter your account data and we will send you a link to reset your password.

Your password reset link appears to be invalid or expired.

Giriş Yap

Privacy Policy

Add to Collection

No Collections

Here you'll find all collections you've created before.

Kapalı
Kapalı