Makale

Alisizler, ikbalciler, pazarlamacılar…

Önceki yazımda yer alan bir paragrafla başlamak isterim: “zamanın ruhu” denilen, aslında kentleşmenin getirdiği kaçınılmaz sosyolojik sorunlarla ve yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuzu, Alevi Yol’unun yeniden tekâmülüne dair üretilecek çözümün, içinde olduğumuz zamanın gerçekliklerini kapsaması gerektiğini kabul etmeliyiz” demiştim.

“Alisizler, ikbalciler, pazarlamacılar…” (ll)

Önceki yazımda yer alan bir paragrafla başlamak isterim: “zamanın ruhu” denilen, aslında kentleşmenin getirdiği kaçınılmaz sosyolojik sorunlarla ve yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuzu, Alevi Yol’unun yeniden tekâmülüne dair üretilecek çözümün, içinde olduğumuz zamanın gerçekliklerini kapsaması gerektiğini kabul etmeliyiz” demiştim.

Çok dağıldık; kentlilik olgusu ve küresel dönüşüm gibi nedenlerle Yol’un hiyerarşisi bozuldu, disiplini koptu ve çoğu insanımız “bana göre Alevilik” diye başlayan cümleler kurmaya başladı. “Alisiz Alevilerden” tutun, “Alevi İslamcılara” ve sisteme yedeklenen “Alevilere” değin birçok fırka üredi veya üretildi. Ve süreç, karşımıza koca koca müşküller çıkarttı: Veysel Baba’nın dediği gibi “Bu düğümü kim çözecek;” sorumluluk kimin; kim Yol gösterecek?

İkrarı olan ve Yol’u yaşayan canlar, bu silsileyi (disiplin ya da hiyerarşi) biliyor, yaşıyor, yürütüyor. Zorluğumuz; itikat etmeden, Yol’u bilmeden-yaşamadan fikir sahibi olan, sözünü pişirmeden konuşan ve akıl yürütenlerle ilgili. Yol’a girsek, Yol’un talibi olabilsek, her şey çok belirgin ama o da emek vermeyi, benliği öldürmeyi ve öğrenmeyi gerektiriyor.

Bir başka zorluk; samimiyetle çözüm isteyen kimi canların, bilmemek ya da akıl edememekten olsa gerek, geleneğin dışında çözüm araması… Oysa Yolumuzun her müşkülü çözecek kurumları yaşıyor. Yeter ki, Yol içinde kalalım, ayrışmayalım, polemiğin tarafı, boyutlanmasının nedeni olmak yerine, geleneğe bakalım, kılavuz eyleyelim. Ecdadımız müşkülleri nasıl çözmüş, gönülleri nasıl birlemiş, ham kişilikler nasıl has olmuş, menzil nasıl yürümüş, ona bakalım…

İKİ YANLIŞ BİR DOĞRU ETMİYOR

Bir örnek; Avusturya’da yaşayan canlar karpuz gibi ikiye bölünmüş, aralarındaki müşkülü (tanınma talebini) federal mahkemeye götürmüş, çareyi mahkemelerde arıyor. Kimi “yazar-çizer-bilirkişi” konumundaki arkadaşımız da, dava sürecine Türkiye’den müdahil olmuş. Güya “Alevi aydını” olan bu arkadaşlarımız taraflara dönüp; “neden öğretinin kurumları yerine mahkemeye başvuruyorsunuz” diyecekleri yerde; “şu grubun savunması-Alevilik tarifi doğrudur” anlamında mütalaa vermiş… Oysa yanlışım varsa bağışlayın (muhtemelen) her iki anlayışın da, inanç gurubu olarak tanınmak adına Avusturya Hükümetine-kurumlarına verdikleri ve Aleviliği tarif ettikleri dilekçelerinde; “Alevi camiası, canlar arasında çıkan müşkülü cemlerde pir huzurunda görgüde ve darda çözer” denilmiştir. E, adama sorarlar; “neden burada yazdığınız gibi, geleneğinize değil de mahkememize başvurdunuz?”

Bu bağlamda esas söyleyeceğimi öne alarak, istekli olan canlara teklifimdir; beyhude zaman yitirmeyelim, çok kırıldık-ayrıştık, gerildik. “Yol cümleden uluysa”, daha da kırıp-dökmeyelim. Suyun gözüne başvuralım. Taraf olmayan, daha etraflıca bakmak yetisi ve yetkisi olan Serçeşme’ye gidelim…

Çerağ uyandırılmayı, Kara Kazan harlanmayı bekliyor canlar. Çerağ, Kara Kazan bizden, biz onlardan mahrum olmayalım. Hünkâr’ın Darına duralım, “aman” dileyelim; elaman! Hiç kuşkusuz, eri erden ayırmadan, diğer mürşit ocaklarına saygıda kusur etmeden, canların incinip-ağrımasına neden olmadan… İtikatla, cemal cemale muhabbetle, sevgiyle, aşk ile yoğurarak…

MÜRŞİT MAKAMINI SAKINALIM

Çok okunan bir sitede yazan arkadaşımızın; “Serçeşme Postnişimiz şu tarihte şöyle demiş, siyasette şunu desteklemiş” gibi “rövanşist” tutumunu, pişmemiş kelimeler ve demlenmemiş cümleler kurarak, Makam’ı uluorta eleştirmesini, fevkalade üzüntüyle karşıladım. Kardeşimiz öyle sözler etmiş ki, buraya yazamaya hayâ ettim, okurken utanıp-yerin dibine girdim! Bu dili kabul edemeyiz canlar, sessiz kalamayız! Yol’un böyle bir âdeti, böyle bir dili yoktur!

Yol’un talipleri olan bizler, Mürşit makam(lar)ına dair ucuz ve sıradan kelam edenleri uyarmak ve kınamak zorundayız. Bu görev ve sorumluluk bizim… “Haddini bil ve sus; Ali, Hüseyn, Hünkâr aşkına, Hubyar, Mansur, Kalender, Pir Sultan, Hamdullah Çelebi aşkına sus!” demeliyiz! Ecdadımız, bizi biz yapan değerleri canı pahasına korurken, geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Bir Pir Sultan muhibbi ve talibi olarak, kelimenin tam anlamıyla içim yanıyor.

Can kardeşlerim; bilmediğinizi, duymadığınızı farz ederek tekraren arz ediyorum; Postnişimizin geçmişteki siyasi tutumunun özeleştirisi verildi. “Keşfedilen” ve alay-ı vala ile anlatılan ilişkiler bitti… “Hesap” görüldü, müşkül çözüldü. Ne olur artık ısıtıp-soğutup sofraya getirmeyin, “malzeme” yapmayın, ne olur yapmayın. Ve bir ilave yapmama izin verin; hatasız insan yok dostlar. Yeter ki, hatada ısrar olmasın, özler dara çekilsin, “elaman” denilsin!

***
NEDEN SORUNLAR YUMAĞI OLDUK?

Yeni bir çağa ulaştık. İtikadler, beklentiler, aile geleneği, tercihler sorgulanıyor. Belli ki, bu süreç önemli miktarda eksilmelerle nihayetlenecek. Ecdadımızla olan manevi bağımızda- akitimizde bazı kırılmalar, bozulmalar, savrulmalar yaşanacak. Kimi Alevi kökenli can, maddi beklentilerini öne alarak, ecdat mirasına- aile geçmişine sırtını dönecek, başka mecralarda yuva tutacak, başka anlayışlara-dini kabullere evrilecek.

Bazı canlarımız hızını alamayıp, ecdat mirasını karalayarak istikbal bulacak veya bulduğunu zannedecek. “Dergâh’ı ben temsil ediyorum” diyecek, para-pul hırsına yenik düşecek, Hünkâr’ın kemiklerini sızlatma pahasına, Diyanet çevresinde ve TİKA kapılarında mesai öldürenlerle kol kola girecek, üzecek, yere baktıracak… Tarih nice dönekler, nice satılmışlar gördü. Bu bedbahtları biz de görüyor, duyuyor, üzülüyoruz. Şah Hüseyn ıslah etsin!

Düşünün; “Aleviyim” diyen birçok kardeşimizin Alevilikle intisabı, sadece Alevi ana-babadan doğmuş olması ve kimi kulaktan dolma bilgileri sahiplenmesi… Oysa her inanç ve Yol gibi, Aleviliğin de bir iç düzeni-disiplini, hiyerarşisi vardır. Yol’dan, erkândan savrulduğunuzda artık Alevi değil, “Alevi kökenli insan” durumuna düşmeniz, giderek başka anlayış ve inançlara yelken açmanız gayet tabiidir. Ecdat mirası Yol’umuzu önemsiyor isek, öncelikle edeb, erkân ve ikrarla ilgili bilgi sahibi olmalı, bilmek de yetmez, içselleştirmeli ve yaşamalıyız.

400 yıldan buyana bütün araçları, kurumları, sermayesi, işkencesi, darağacı ve cezaevleriyle üstümüze gelen, ne hazindir ki, Cumhuriyet döneminde de değişmeyen sistemin “Alevi karşıtlığı” karşısında; Nesimi, Pir Sultan, Şah Kalender duruşu göstermek, hiç değilse o erenlerin duruşuna saygılı olmak, her babayiğidin hakkı ve haddi olamıyor maalesef. Hele de bu kentlilik olgusu ve gerçeği karşısında. İç sızısı duysak da, gerçek bu…

Birinci yazımda ifade ettiğim gibi Yol’dan savrulmayı salt “Alisizlik, Alevi İslam” gibi etiketlerin arkasına saklananlarla ya da ideolojik ayrışmalara-menfaatlere kurban edenlerle açıklamak eksik olur. İçinde yaşadığımız süreç, sosyolojik, ekonomik, teknolojik ve kentliliğin getirdiği koşullardan bağımsız değildir. Kabul edelim; camiamızın genelinde maneviyat, ikincil hatta üçüncül önceliğimiz bile değil artık…

Aleviliğin deruni-Batini boyutu, maddi dünyada değer bulmuyor. Dahası, bu insanlık mirasını-inancını dert edenlerin sırtında büyük bedellere karşılık geliyor. Yaşıyor, saygı duyuyor, yaşaması için emek veriyorsanız, karşılığında büyük meşakkatleri, ezayı-cefayı kabul ediyorsunuz demektir. O halde aceleye, telaşa, “biz daha iyi Aleviyiz” yarışına, moda isimlerle fırkalara ayrılmaya gerek yoktur. Geleneğimizde ve dimağımızda, Yol’un adı Alevilik-Bektaşiliktir; başka isim, sıfat, etiket gerekmez; bu tanım ecdadımıza yetti, bize de yeter. Çünkü her yeni isimlendirme-etiketleme anlayışı, çok halisane niyetlerle de olsa (ki, birçoğunun iyi niyetli olduğunu biliyorum) yeni bir yarılmayı-ayrışmayı beraberinde getiriyor.

“BANA GÖRE ALEVİLİK…”

En tuhaf ve anlamsız sözcüklerden biri de “bana göre Alevilik” lafıdır…

Alevi erkânına uyum gösteremeyen ya da bilip tanımadığı için “canım inanç değil mi hepsi aynı” deyip, anlamaya-araştırmaya dahi ihtiyaç hissetmeyen çok sayıda Alevi kökenli arkadaşımız var. Bu arkadaşlarımız, gerçeği görmemek adına birçok bahanenin arkasına saklanmakta beis görmüyor. Mesela; erkânın bir kısmını alıp, kalanını yok sayabiliyor, bir deyiş veya düazın fıtratına uyan kıtasını-dizesini alıp “işte ben Alevilikten bunu anlıyorum” diyor, geriye kalan onbinlerce yıllık külliyatı görmüyor. Dedelerimizin biz taliplere söylediği şudur; 4 kapı, 40 makamı kabullenip-içselleştirmeden, musahiplik, görgü-sorgu, dar, matem gibi kurumlarını yaşamadan, ikrar vermeden “Aleviyim” diyebilmenin imkânı yoktur. Alevi ana-babadan doğmayı Alevilik sayar; edebi, erkânı, kuralı, kurumu bir yana itersek, her kafadan bir Alevilik tarifi çıkar, kaos olur…

Dolaysıyla canlar beni bağışlasın, “bana göre Alevilik” lafı, konunun cahili olduğumuzun en net göstergesidir. Yolun kurallarına uyup-uymamak keyfiyeti size aittir, kimse sizi zorlayamaz ama bu aidiyet size; kendinize göre bir tarif yapıp “Alevilik budur” deme hakkını vermez.

“O halde nedir” sorusunun yanıtı kitaptır, bilgidir, görgüdür… Hünkâr; “Ararsan bulursun, verirsen alırsın. İnanmazsan gelir görürsün” der. Bir bakıma emek ve sevgidir. 4 kapı kırk makamı tamamlamak, Hakikat Kapısına ulaşmak, Rıza Şehrini aramaktır.

“Yol bir, sürek binbir”miş…

Kimi arkadaşımız da bu nefesi, “istediğin gibi takıl” şeklinde değerlendiriyor, Yol’un esaslarını inkâr ediyor, yeni tanımlar, tarifler, kurallar getiriyor. Bazıları ise daha da ifrata kaçıp Yol’un İmam Ali, İmam Hüseyin gibi direklerini yok sayıyor. İslam dünyasına ve İslamcıların sefilliğine baktığımızda arkadaşlarımızın “aman uzak duralım” hissiyatlarını anlıyorum ama İslam’ı, bir kişi, bir mezhep ya da bir cemaatle özdeşleştirdiğimizde ya da tarihi arka planını-gelişimini yok saydığımızda inanın çok yanılırız. Dolaysıyla “Ali’siz Alevi” lafının teolojik ve tarihsel bağlamda hiçbir değerinin olmadığı açıktır.

Şahsen “İslam” denildiğinde, elimde olmadan Madımak Otelinin önünde toplanan ve “yak lan yak” diyerek çılgınca bağıran kalabalığı anımsar, irkilirim ama bir bütün olarak hangi dini mensubiyetin sicili temiz ki… İslam Dininin içinde Ali de var, Yezid de… Hıristiyanlığın içinde İsa Peygamber de var, Onu çarmıha gerip katledenler de… Bu gerçeği idrak ve ikrar ettiğimizde, ecdadımızın neden Yezid’e lanet edip, Ehl-i Beyt’i (Ali’nin evinden olanları) sahiplendiği anlaşılmış olur.

‘Yol bir, sürek binbir’ özdeyişi, öğretimiz bakımından çok değerli ve vazgeçilmezdir. Ancak bu özdeyiş ne kadar değerliyse, bilip-bilmeden onu ayrışmanın malzemesi yapmak da o denli yanlıştır. Çünkü özdeyiş, Yol’un esası-özü aynı olmakla birlikte, erkanın sürülmesi aşamalarında görülen küçük ve bölgesel nüans farklarını tolere etmek amacıyla dile getirilmiştir. Söz gelimi, bir yörede erkânın adı Abdal Musa iken, bir başkasında muhabbet cemi veya birlik cemidir… Birinde görgü şu esaslara göre eda edilirken, diğerinde daha farklıdır, gibi… Bu bölgesel pratiklere sürek denilir. Ancak Yol’un esası-özü değişmez, bütün cemlerde 12 hizmet yürütülür ve bu bütüne de YOL denir…

ÜLKE ALEVİLİĞİ KAYBEDERSE…

Keşke demokrasinin nimetini bütün yurttaşlarımız anlayabilseydi. Ama olmadı; dikta heveslisi bir geldi sopasını kaldırdı ve bedelsiz sahip olunan her değer gibi demokrasi de sahipsiz, kimsesiz kaldı. Şimdi kırıntılarıyla yetiniyoruz ama yine de İslam ülkeleri içinde özgürlükler bağlamında en iyisiyiz. İslam ülkelerinin hiçbirinde demokrasinin d’si bile olmadığından “ipini koparan” buraya kaçıyor. Temenni edelim olmasın ama meşru ve siyasi anlamda bir çare üretilemezse öyle görünüyor ki, pek yakında aynileşeceğiz ve herkese yazık olacak!

Peki, bunca değerli olan demokrasi, neden büyük ölçüde Alevi toplumsal tabanına dayanıyor? Neden Aleviler demokrasi, eşitlik, adalet, emek, sevgi ve insan diyor; bedel ödemekten geri durmuyor? Nedeni, Alevi öğretisinin eşitlikçi ve paylaşımcı karakteri değil mi?

O halde Alevilik salt bir inanç veya Yol değil aynı zamanda bir kültür, yaşam biçimi ve çağdaş yaşamdan yana tercihtir… Biz, Aleviliğimizi korurken, aslında kendimizle birlikte ülkemizi ve yurttaşlarımızı da korumuş oluyoruz.

Keşke bu gerçeği anlatabilsek; anlayabilseler…

Muhabbet ehline, aşk ile…

Leave your vote

Etiketler
Daha Fazla Göster

Yorumun nedir ?

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Giriş Yap

Şifreni mi Unuttun ?

Henüz bir hesabınız yok mu ? Kayıt Ol

Şifreni mi Unuttun ?

Enter your account data and we will send you a link to reset your password.

Your password reset link appears to be invalid or expired.

Giriş Yap

Privacy Policy