Makale

GERÇEĞİ ARAYANLARA…

Madımak Oteli 2 Temmuz 1993; saat 16.00-17.00 suları... Aşağıda yazılanlar, 2 Temmuz 1993 günü, Şenlik Komitesi ve PSAKD Genel Başkanı sıfatıyla Valiliğe gitmek üzere Otelden ayrılmam ve geri dönmemle ilgili zihnimde kalan anılardır.

GERÇEĞİ ARAYANLARA…

Madımak Oteli
2 Temmuz 1993; saat 16.00-17.00 suları…
Aşağıda yazılanlar, 2 Temmuz 1993 günü, Şenlik Komitesi ve PSAKD Genel Başkanı sıfatıyla Valiliğe gitmek üzere Otelden ayrılmam ve geri dönmemle ilgili zihnimde kalan anılardır.

***
Anımsadığım kadarıyla, o kara 2 Temmuz 1993 gününün 16-17 sularıydı. Ne olmuşsa olmuş, o ana kadar valilik, emniyet, devlet, hükümet ve yakınlarımızla sürdürdüğümüz telefon bağlantılarımız kesilmiş, bir daha bağlantı kurulamamıştı. Böylece dışarıyla olan iletişimimiz tamamen koparılmış, kendi çözümümüzle baş başa bırakılmıştık. Artık ne yapacaksak biz yapacaktık. “Bu durumda ne yapmalıyız” soruları üzerine, bir arkadaştan “durumumuzla ilgili bir toplantı yapılması ve birlikte karar verilmesi” önerisi geldi. Öneri sahibi kimdi tam anımsamıyorum, ama Asım Ağabeyden (Bezirci) gelmiş olması ihtimali yüksekti.

Toplantıya, genelde dernek yöneticileri olmak üzere orta yaş ve üzeri olan dostlar katıldı. Fuayede oturduk ve içinde bulunduğumuz koşulları gözden geçirdik. Vilayet yetkilileri ve Ankara bizi oyalıyor, emniyet birimleri şeriatçı katillere müthiş hoşgörülü davranıyor; insan yakmaya gelen katillerin sırtlarını sıvazlıyordu. Telefonlarımız kesilmişti. Yardım isteklerimize ve “imdat” çığlığı atmamıza dahi engel olmak istiyorlardı. 15 dakika ötede bulunan askeri birlik bir türlü gelmiyor, şeriatçılar ise hem giderek çoğalıyor, hem de Otel önündeki kuşatmayı gittikçe daraltıyorlardı.

Otelde Aziz Nesin’in koruması olarak bulunan Polis Mehmet’in telsizinden, polisin bütün çalışmalarını, amirlerin talimatlarını, kimin nereye gittiğini, kimlerin-nerelerin önemsenip korunmaya alındığını, kimlerin-nelerin önemsenmediğini, olayın hangi safhada olduğunu dinliyor takip ediyorduk. İki korumadan biri olan makineli tüfekli sivil giyimli Polis Ramazan kaçmış, tüfeği de yanında götürmüştü. Ama sivil giyimli (komiser olduğunu sonradan öğreniyoruz.) Mehmet kaçmıyor, kaçmak da istemiyordu. Polis Mehmet kararını vermişti:

O, sonuna kadar bizimle kalacaktı…

Anonslarda sürekli olarak polis sayısının yetersizliği; Tokat, Samsun, Kayseri gibi yakın illerden Sivas’a polis beklendiği, bunların hangi mahallerde görevlendirileceği konuşuluyordu. Madımak önündeki kalabalığı pencerelerden izleyemiyorduk. Pencerelerde görünmemizle birlikte ağzı salyalı kan isteyen güruhun aynı anda tempolu ulumaya benzer sologanları duyuluyor, bunun üzerine geri çekilmek, ya da perde aralığından izlemek zorunda kalıyorduk. İçerdeki polislerin ikazı üzerine pencerelerden bakmamaya karar verdik. Bunun üzerine Rıza Aydoğmuş ve ben sırayla lobinin dar asma kat aralığındaki kolonun arkasına yüzükoyun yatarak, o küçük pencereden sokakta olan biteni izliyor, sonra kendi aramızda yorum yapıyorduk.

Madımak önüne gelen 15 kadar asker, gürühun arkasında vaziyet almış, hiçbir şeye karışmadan öylece bekliyordu. Askerin geldiğini gören şeriatçılar “en büyük asker bizim asker” sloganı atmaya başlamışlardı. Başlarında bulunan cumhuriyet devletinin (!) komutanı (albay ya da yarbay) yeminli cumhuriyet düşmanı olan sakallı şeriatçılarla koyu bir sohbete dalmış, sakin sakin konuşuyorlardı. Aralarında öyle tartışmaya benzer bir görünüm yoktu.

Bir süre sonra da tüfeklerini topladıktan sonra, geldikleri gibi geri gitmeleri karşısında şaşırdık!
Ne oldu: neden silahlarını toplayıp gittiler…
Durum normale mi dönmüştü?
Neden gittiler?!

Polis anonslarından durumun gittikçe daha da tehlikeli bir hal aldığı anlaşılıyordu. Bir süre sonra telaşlı polis anonslarının nedenini anladık: bu telaş bizim kurtarılmamız adına değil, kamu binaları, valilik ve vali konağının korunmasına yönelikti. Ve Alibaba Mahallesi kordon altına alınmak isteniyordu.

Alibaba ve Gökçebostan Mahallelerinin kuşatılarak, tecrit edilmesi için büyük bir çaba gösteriliyordu. Bu mahallelerden yardım amacıyla Madımak Oteli’ne yürümek isteyen insanlara engel olmak için yüzlerce polis o çevreye sevk edilmiş; daha sonraki günlerde anlatılanlara göre de bu söylediğim koca koca mahallelerden dışarıya adım atmak dahi imkânsız hale gelmişti.

Madımak Otelinde bulunan insanları korumak üzere polis bulamayan yetkililer, yardım amacıyla Madımak’a yürümek isteyen insanları engellemek için binlerce polisi Alibaba-Gökçebostan çevresine sevk etmiş, Madımak Otelinde “tutsak” edilen insanları korumasız bırakmıştı.

Yani meşhur fıkrada olduğu gibi “taşlar bağlanmış, itler salıverilmişti!”

***
Lobideki toplantımız, “nasıl bir çözüm bulabiliriz” sorusuyla başladı. Tartışmaya katılanların düşüncelerinin alınmasından sonra; ”Valiliğe mutlaka ulaşılması gerektiği, oysa telefonla ulaşılamadığı-daha sonra da telefonların kesildiği, bu yüzden Valilik Makamına bir mektup-dilekçe yazılarak içinde bulunduğumuz koşulların anlatılması ve mektubun Valiliğe elden ulaştırılması gerektiğine” oy birliğiyle karar verildi.

Tartışmadan objektif bir sonuç çıkmasını temin etmek amacıyla, öneride bulunmadım. Söylenenleri not eden Rahmetli Asım Bezirci, talepleri özetledi ve düzgün bir metin haline getirdi.

Mektupta; “Otel içindeki sayımız, koşullarımız, devletin, yurttaşlarının can güvenliğine karşı sorumluluğu” vb. yasal sorumluluklar anlatılıyor, “Valiliğin görevini yapması” isteniyordu. Asım Ağabey mektubu orada bulunanlara okuyup, herkesin onayını aldıktan sonra, Otelde bulunanlar adına imzaladı, bir kopyasını alıp çantasına koydu ve yazı aslını otel görevlisinden aldığımız zarfa koyup kapattı.

Sıra mektubun Vilayete götürülmesi işine gelmişti ama işin bu bölümü önceden düşünülmemişti! Asım Ağabey başını kaldırdı, söyle bir baktı, herkesi tek tek süzdü ve söyle dedi; ”mektubu kim götürecek?”

Bu soruyu sormaktan dolayı yaşadığı mutsuzluk yüzünden okunuyordu. Yüze yakın kitabi olan, okuyup yazmak ve düsünce üretmekten gayri hiçbir işi ve eylemi olmayan bu eli öpülesi adam, otelden çıkıp tekrar dönmenin ne kadar güç ve riskli bir sorumluluk oldugunu elbette biliyordu.

Bu koşullarda dışarı çıkmak ölümü göze almakla eşdeğerdi. Riski kim göze alacaktı? Sorumluluğun bana düşeceği daha baştan belliydi ama son derece nezih ve ince bir insan olan Asim Agabey bu inceligi nedeniyle yine de böyle bir soruya ihtiyaç duymustu. Açıkça söylemek gerekirse, bu göreve peşinen talip olmadım. Asım Ağabeyin sorusu, havanın buz gibi olmasına neden oldu. Bir kaç saniye herkes birbirinin yüzüne baktı… Herkesin bakışında “kim gidecek” sorusu vardı ve sanki saniyeler değil saatler geçiyor, kimseden ses çıkmıyordu…

Oradan çıkmak, bir bakıma kendini şeriatçıların kucağına atmakla eşdeğerdi. Diyelim ki, Otelden çıkmayı başardım; yetmiyordu ki, bir de işin dönüşü vardı ve esas sorun da dönüş sorunuydu… O birkaç saniye içinde zihnimdeki soruları yanıtlamaya çalıştım, fakat yanıtı yoktu: Önderlik böyle bir şeydi ve sonunda ölüm de olsa bu sorumluluktan kaçamazdım. Kararımı bildirdim: ‘Ben’ dedim, ‘bu görev bana düşer, elbette ben götüreceğim.’

“Nasıl çıkılacak; nasıl dönülecekti?” Arkadaşlar şimdi bunu tartışıyorlardı. Oysa artık “nasıl gidilip-dönüleceğini” tartışmanın bir yararı yoktu ve bu, tamamen bana ait bir sorumluktu. Her şeyi göze almış ve kararımı vermiştim. Koşullara göre davranacak, ama sonunda ölüm de olsa buraya arkadaşlarımın yanına geri dönecektim. Zihnimde belirlediğim tek karar buydu…

O ana kadar aramızda olan ve muhtemelen otelden çıkmak isteyen İl Turizm Müdürü Vahap Sümbüloğlu; ”ben senin buradan çıkmana yardımcı olurum ama geri gelmene karışmam” dedi. Ben de; ”tamam: sen benim buradan çıkmama yardımcı ol, gerisini de bana bırak” anlamında bir şey söyleyerek müdürle birlikte kapıya yöneldik. Saat 17.00 suları olmalıydı. Kuşatma henüz Otel kapısına tam ulaşmamış, polis kordonundaki katillerle Otel kapısı arasında 5 metre kadar bir mesafe kalmıştı. Müdür, kapıdaki polislere kendini tanıtarak, ”bu arkadaşla Valiliğe gidiyoruz, kendisi tekrar dönecek” dedi ve tam otel girişinin karşısındaki iş hanının kapısından girerek, arka kapısında bulunan otoparktan geçip Valilik binasına, oradan da Valilik Özel Kalemine kolay ulaştık.

Valilik binasına ulaşmamızdan sonra, İl Turizm Müdürü “ben ayrılıyorum” dercesine gözüme baktı ve “tamam” dememle birlikte de ayrıldı.

Belki 5-10 dakika kadar bir süre Özel Kalemde bekletildikten sonra, Valilik Makamına alındım. Valinin yanında Temeltepe Tugay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Yücetürk, Sivas İl Emniyet Müdürü Doğukan Öner ve tanımadığım bir kişi daha vardı. Dört kişiydiler. Ben içeri girdiğimde konuşmayı kestiler. Hep birlikte “ne diyecek” diye gözüme bakıyor, psikolojimi anlamaya çalışıyorlardı. Ben de onlara bakıyordum. Yüzlerini, bakışlarını; ilin en yüksek temsilcilerinin bu koşullarda orada öylece niye oturduklarını; neyi planladıklarını okumaya-anlamaya çalıştım. Bu kısa süren karşılıklı yüz ya da niyet okuma çabasından sonra koşullarımızı ve istemlerimizi ayrıntılarıyla anlatıp, mektubu Vali Ahmet Karabilgin’e verdim.

Vali, mektubu açtı ve okudu. Koşullarımızı bildiği belli oluyordu. O, daha iki gün önce güvenliğimizle ilgili “her türlü teminatı veren” adam gitmiş, kendi güvenliğini derdine düşen sıradan biri gelmişti. Söz ve karar yetkisi ondan çıkmış görünüyordu. Emniyet müdürü biraz telaşlı fakat general ve diğer kişi sakindi.

Tanımadığım dördüncü adam ve general hiç konuşmadılar. Vali, “güvenliğiniz sağlanacak” dedi. Emniyet müdürü, valiyi onaylar nitelikte başını salladı ve değeri olmayan birkaç şey söyledi. Evet, anlaşılan o ki, yetki ve karar general ile yanındaki “kimliksiz” adama geçmiş bulunuyordu ama onlar da ne renk veriyor, ne de konuşuyorlardı.

İlin bütün yetkilileri buradaydı: fakat ortada bizlerin kurtarılması adına bir çaba görünmüyordu. İzlenimim kötüydü. Bu görüşmeyle birlikte, bunların bizi kurtaracaklarına dair umudum tamamen tükenmişti ve artık burada durmak nafileydi. Zaten konuşmuyor, yüzüme bakıyorlardı: “çık git” der gibiydiler.

Burada, bu ülkenin bir yurttaşı değil de lüzumsuz bir yabancı gibiydim. Nedense, bana öyle davranıldığını hissettim. Makamın ve orada bulunanların karanlık tavırlarından ürkmüştüm…

Bir his işte…
Kalktım ve umutsuz bir biçimde kendimi dışarı attım.
Önce içeriden ve oranın “havasından” kurtulmak istercesine derin derin nefes aldım…

Dönüşte yalnızdım. Valiliğe gelirken kullandığım güzergâhın tehlikesiz olduğunu düşünerek, yine aynı yolu kullandım. Otelden ayrılırken kullandığım iş hanının valilik-otopark yönündeki arka kapısından içeri girdim, ıssız koridorlardan geçtim, iş hanının Otele bakan kapısına gelince, koşarak Otel kapısına ulaştım ve polislere kendimi tanıttıktan sonra içeri girdim.

Bu anlatılanları doğru mu; kime sorulabilir?

Otelden sağ kurtulan insanlara: Arif Sağ, Neval Oğan, Yıldız Sağ, Tuncay Yılmaz, Murtaza Demir, Demet Işık, Ali Çağan, Elif Dumanlı, Haydar Ünal, Murat Kılıç, Yüksel Yıldırım, İclal Karakuş, Ali Balkız, Ertan Kartal, Ali Baştuğ, Ali Rıza Koçyiğit, Ali Doğan, Mustafa Türkan, Ayben Kop, Rıza Aydoğmuş, Ali Yüce, Mehmet Aydoğmuş, Nimet Yüce, Deniz Hunar, Celal Yıldız, Ferhun Ateş, Cevat Geray, Gülsen Geray, Zerrin Taşpınar, Olgun Şensoy, Mehtap Yücel, Nuray Özkan, Hülya Kaderoğlu, Cevat Üstün, Hidayet Karakuş, Türkân Pehlivan. Aklımda kalan isimler…

01.02.2019

Leave your vote

Etiketler
Daha Fazla Göster

Yorumun nedir ?

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Giriş Yap

Şifreni mi Unuttun ?

Henüz bir hesabınız yok mu ? Kayıt Ol

Şifreni mi Unuttun ?

Enter your account data and we will send you a link to reset your password.

Your password reset link appears to be invalid or expired.

Giriş Yap

Privacy Policy